• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

KAMUSAL, BİLİMSEL, DEMOKRATİK, LAİK VE ANADİLİNDE EĞİTİM MÜCADELEMİZ SÜRECEKTİR

2018-2019 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI, I. YARIYILINDA EĞİTİMİN DURUMU
 
2018-2019 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 18 Ocak 2019 tarihinde sona erecek, 920 bin 524'ü resmi eğitim okullarında, 200 bin 701'i de özel okullarda olmak üzere toplam 1 milyon 121 bin 225 öğretmen  ve 18 milyona yakın öğrenci yarıyıl tatiline girecektir.
İkili öğretim, niteliksiz eğitim hizmeti, eğitimin özelleştirilmesi, kalabalık sınıflar, karma eğitim karşıtı uygulamalar, taşımalı eğitim, fiziki altyapısı yetersiz okullar, okullarda öğrenciler arasında ve öğretmenlere yönelik şiddetin sürmesi, öğrencilerin MEB eliyle dini cemaat ve vakıfların siyasal istismarına açık hale getirilmesi, mülakata dayalı sözleşmeli öğretmenlikte ısrar, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu vb gibi çok sayıda sorun, 2018-2019 eğitim öğretim yılının ilk yarısında öne çıkan başlıklar olmuştur. Bu sorunlara ek olarak, 23 Ekim 2018 tarihinde ‘2023 Eğitim Vizyonu Belgesi’nin  açıklanması ile beraber başlayan tartışmalar, önümüzdeki dönem yeni sorunlarımız olacağını da açığa çıkarmıştır. Öğretmenlik meslek kanunu ve okul yöneticiliğinin profesyonelleştirilmesine dönük gündemler 1. yarıyılın okullarda en önemli tartışma başlıklarını oluşturmuştur.
Siyasi iktidarın temsilcileri ve MEB bürokrasisi, yaptıkları açıklamalarda kullandıkları istatistiki veriler ve takip etmesi güç rakamlarla, eğitim alanında “işlerin iyi gittiği” algısını oluşturmaya çalışsa da alandaki gerçeklik farklıdır. 4+4+4 sonrasında zorunlu eğitim süresinin 12 yıla çıktığı iddia edilmesine rağmen, ortalama eğitim süresinin 7,5 yılda kalmış olması dikkat çekicidir. Türkiye’de her dört okuldan birinde ikili eğitim yapılmaktadır. MEB verilerine göre ikili eğitim yapılan okul oranı yüzde 25,71’dir. Yine MEB’in tespitlerine göre, spor salonu bulunan okul oranı sadece yüzde 13’tür ve okulların yüzde 87’sinde spor salonu yoktur. Kütüphanesi olmayan okul oranı yüzde 61; çok amaçlı salonu olmayan okulların oranı yüzde 62’dir.
Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakılırken, eğitimin temel sorunlarına yönelik çözümsüzlük politikalarında ısrar, 2018-2019 eğitim öğretim yılının ilk yarısında yapılan düzenlemeler ve fiili uygulamalarla sürdürülmüştür. Siyasi iktidarın eğitim alanında, uzun süredir kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda attığı adımlar ve eğitim alanında hayata geçirilen ‘piyasacı’ ve ‘dini eğitim’ merkezli uygulamalar, başta öğrenciler olmak üzere, öğretmenler, eğitim emekçileri ve veliler olmak üzere, toplumun geniş kesimlerini etkilemiştir.
Eğitimde yaşanan ve yapısal hale gelen sorunlar her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da, eğitim sorunu halkın en temel gündemini oluşturmayı sürdürmektedir. Çocuklar eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamamakta, çocuk yaşta evlenmenin önüne geçen adımlar atılmamaktadır. Yoksul, emekçi ailelerin çocukları başta olmak üzere, kız çocukları, kırsal kesimde yaşayan çocuklar; eğitim hakkından eşit koşullarda ve parasız olarak yararlanamamaktadır. Bölgesel, cinsel, sınıfsal vb. eşitsizlikler, anadilinde eğitim gibi en temel sorunlar iktidarın çözmek bir yana daha da derinleştirdiği temel sorunlar olarak dikkat çekmektedir. 
Bugün eğitim sistemimiz toplumsal cinsiyet eşitliğinden oldukça uzak ve giderek dinsel içerikler kazanan muhafazakâr egemen ideolojinin denetimi altındadır. Siyasi iktidar, tüm gücüyle eğitim sistemini kendi ideolojik-siyasal hedeflerine uygun olarak biçimlendirmektedir. Toplumsal yaşamın her alanında görülen cinsiyetçilik ve cinsiyetçi uygulamaların en yoğun görüldüğü alanların başında eğitim gelmektedir. Geçtiğimiz dönemde cinsiyetçilik ve cins ayrımcı uygulamaların okullarda etkili şekilde üretilmeye devam ettiği görülmüştür. Geleneksel cinsiyet rolleri aile, okul, hukuk, ahlak, din ve medya tarafından sistemli bir şekilde çocuklara aktarılmaya çalışılmaktadır. Toplumsal cinsiyet kalıplarını yıkmada önemli bir yere sahip olan eğitim sisteminin demokratikleşmesi ve cinsiyetçilikten arındırılması eğitim emekçilerinin öncelikli mücadele hedefi olmayı sürdürmektedir.
Eğitim programlarında ve ders kitaplarında ülkedeki etnik, dilsel, kültürel ve inanç çeşitlilik neredeyse hiç yansıtılmamaktadır. Eğitim sisteminde ve toplumsal yaşamda benimsenen tekçi anlayış, farklı inanç, kimlik ve mezhepleri yok saymayı ısrarla sürdürmektedir. Türkiye’nin laik, bilimsel eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusundaki olumsuz sicili aynen devam etmektedir.
         Türkiye’de çocuk işçiliği kalıcı ve toplumsal bir sorun olmayı sürdürmektedir. 2018 yılının Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Yılı ilan edilmesine karşın çocuk işçiliğini denetleme konusunda etkili bir politika yürütülmediği açıkça görülmektedir. Çocukların eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanması için hiçbir somut adım atılmazken, çocuk işçiler sorununun sürmesi, okullarda, cemaat yurtlarında ve kurslarda çocuklara yönelik cinsel istismar ve şiddetin artışını eğitim sisteminde yaşanan sorunlardan ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Türkiye’de çeşitli nedenlerle eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili Türkçe olmayan çocuklar, LGBTİ+’lar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajları günden güne artarak devam etmektedir.
Türkiye’de milyonlarca çocuk ve gencin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanmasını engelleyen, eğitimi kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda alt-üst etmek için yıllardır çalışanların ülkeyi ve eğitim sistemini getirdiği nokta içler acısıdır.
 
ERKEN ÇOCUKLUK EĞİTİMİ / OKULÖNCESİ EĞİTİM
 
2018-2019 eğitim ve öğretim yılının ilk yarısında resmi 2 bin 577 anaokulunda; 18 bin 480 öğretmen ve 349 bin 854 öğrenci; 20 bin 186 ana sınıfında; 36 bin 982 öğretmen ve 764 bin 462 öğrenci bulunuyorken, özel anaokulu sayısı 3 bin 596’dır. Özel anaokulu sayısının resmi anaokulu sayısından 1.019 fazla olması, eğitimde ticarileşmenin neden en fazla okul öncesi eğitimde olduğunu açıklamaktadır.
OECD’nin Bir Bakışta Eğitim 2018 raporuna göre erken çocukluk eğitimi ve bakımı kapsamında (ISCED 0) çocuk başına yapılan yıllık harcama Türkiye’de toplam 3.591 dolar, OECD ortalamasında 8.759 dolardır.  
 
İLKÖĞRETİM (İLKOKUL + ORTAOKUL)
 
2018-2019 eğitim ve öğretim yılında resmi 23 bin 74 ilkokulda; 250 bin 124 öğretmen ve 5 milyon 23 bin 621 öğrenci, 17 bin 114 ortaokul ve imam hatip ortaokulunda; 308 bin 127 öğretmen, 5 milyon 116 bin 642 öğrenci ve 311 Yatılı Bölge Okulunda 5 bin 502 öğretmen ve 72 bin 420 öğrenci bulunmaktadır.
 
GENEL VE MESLEKİ ORTAÖĞRETİM
 
2018-2019 eğitim ve öğretim yılında resmi 2 bin 582 Anadolu lisesinde 92 bin 953 öğretmen, 1 milyon 522 bin 20 öğrenci; 310 fen lisesinde 7 bin 965 öğretmen, 124 bin 219 öğrenci; 92 sosyal bilimler lisesinde 2 bin 504 öğretmen, 39 bin 540 öğrenci olmak üzere toplam 2 bin 984 okulda, 103 bin 422 öğretmen ve 1 milyon 685 bin 779 öğrenci bulunmaktadır. Türkiye’de ayrıca, 2 bin 606 özel genel lise, 1 açık öğretim lisesi bulunmaktadır. Resmi ve özel liselerin sayısı, iktidarın özel öğretime yönelik doğrudan teşvik politikalarının da etkisiyle birbirine yaklaşmıştır.
Yetenek sınavı ile öğrenci alan 82 güzel sanatlar lisesi ve 74 spor lisesi 2018-2019 eğitim ve öğretim yılının ilk yarısında mesleki ve teknik ortaöğretim kapsamına alınmıştır. 82 güzel sanatlar lisesinde 2 bin 371 öğretmen; 15 bin 818 öğrenci ve 74 spor lisesinde 1.260 öğretmen, 17 bin 526 öğrenci ile eğitim ve öğretime devam edilmektedir. Ayrıca 420 özel meslek lisesi bulunmaktadır.
2018-2019 eğitim ve öğretim yılında resmi 3 bin 792 mesleki ve teknik ortaöğretim okulunda, 134 bin 870 öğretmen ve 1 milyon 405 bin 890 öğrenci ile eğitim ve öğretime devam edilmektedir. Özel Mesleki ve Teknik Anadolu liselerinde öğrenim gören öğrenci sayısı 53 bin 595’tir ve bu öğrenciler adına özel meslek liselerine ödenen eğitim öğretim desteği MEB tarafından karşılanacaktır. Organize sanayi bölgelerinin içinde ve dışında açılan Özel Mesleki ve Teknik Anadolu liselerinde eğitim gören her öğrenci için okullara 4 bin 630 TL’den başlayarak, alanlara göre 6 bin 420 TL’ye kadar eğitim ve öğretim desteği verilmektedir.
Okullaşma politikasında yanlış uygulamalar meslek lisesi artışı oranlarına bakıldığında net bir şekilde görülmektedir. Öğrenciler tarafından en çok tercih edilen okul türü olan Anadolu liselerine ilişkin bu okul türlerini yok sayma politikaları sürdürülmekte, meslek lisesi sayısını arttırma politikalarına devam edilmektedir. 2023 Eğitim Vizyonu Belgesinin en önemli özelliklerinden biri de, ‘Anadolu Lisesi’ ibaresinin bir okul türü olarak kullanılmaması, onun yerine genel ortaöğretim teriminin tercih edilmiş olmasıdır. Bu dil tercihinin, önümüzdeki dönem için MEB tarafından oluşturulan okullaşma politikasının sonucu olduğunu ifade etmek doğru olacaktır.
Anadolu liseleri ve meslek liselerinde okuyan öğrenci sayısı birbirine yakın olmasına rağmen, hem meslek lisesi sayısı hem de görevlendirilen öğretmen sayısı öğrencilerin talepleri ile ters orantıda arttırılmaya devam edilmektedir. Öğrencilerin ilgi, gereksinim ve tercihlerini dikkate almayan bir okullaşama politikasının, tüm öğrencilerin istediği okul tütünde ve okulda eğitim alma hakkını ihlal edeceği açıktır.
 
EĞİTİME AYRILAN KAYNAKLAR OECD ORTALAMASININ ÇOK ALTINDADIR
 
Bir Bakışta Eğitim 2018 Raporu’na göre, Türkiye’de öğrenci başına ilkokuldan yükseköğretime kadar 4 bin 652 ABD doları harcama yapılırken, OECD ülkeleri ortalaması 10 bin 520 ABD dolarıdır. Türkiye’de eğitime yapılan harcama oranı OECD ortalamasının yarısından az olup, Türkiye OECD ülkeleri arasında Meksika’dan sonra eğitime en az harcamanın yapıldığı ülke olmayı sürdürmektedir.
OECD ortalamasında ilköğretim ve ortaöğretim kademelerinde kamu kaynaklarından yapılan harcama eğitim harcamalarının yüzde 90’ını, hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan harcamalar ise yüzde 9’unu oluşturmaktadır. Türkiye’de ise eğitimde yaşanan ticarileşmenin sonucu olarak kamusal eğitim harcamalarının oranı yüzde 75, hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan eğitim harcamalarının oranı yüzde 25’tir.
 
OECD ÜLKELERİ VE TÜRKİYE’DE ÖĞRENCİ BAŞINA YAPILAN HARCAMA
 

 

OECD (ABD Doları)

Türkiye (ABD Doları)[1]

GENEL

10.520

4.652

OKUL ÖNCESİ

8.759

2.005

İLKÖĞRETİM

8.631

1.591

ORTAÖĞRETİM

10.010

2.395

ÜNİVERSİTE

15.656

3.736


Bir Bakışta Eğitim 2018 Raporunda yer alan kademelere göre ülkelerin öğrenci başına yaptıkları harcamalar, Türkiye’nin ‘eğitime en çok payı ayırıyoruz’ söyleminin bir propaganda olmaktan öteye gitmediğini göstermektedir. OECD ülkeleri ortalaması Okulöncesi eğitimde 8 bin 759; ilköğretimde 8 bin 631, ortaöğretimde 10 bin 10 ve üniversitede 15 bin 656 ABD dolarıdır. Türkiye’de aynı harcamaları TÜİK’in 2017 Eğitim Harcamaları istatistikleriyle karşılaştırmalı olarak ele aldığımızda okulöncesi eğitimde 2 bin 5; İlköğretimde bin 591, Ortaöğretimde 2 bin 395 ve üniversitede 3 bin 736 ABD dolarıdır. Türkiye ile diğer OECD ülkeleri arasında kademeler bazında yapılan harcamalara yönelik farklılıklar azalmak bir yana giderek artmaktadır. 
 
ÖZEL ÖĞRETİMİ TEŞVİK POLİTİKALARI VE SONUÇLARI
 
2018-2019 eğitim ve öğretim yılı itibarıyla Türkiye’de 54 bin 732 resmi, 13 bin 679 özel okul bulunmaktadır. 2003 yılında özel okulların resmi okullara oranı yüzde 2 iken, bugün bu oran yüzde 25’e çıkarak tüm zamanların rekoru kırılmıştır. 2002-2003 eğitim ve öğretim yılında tüm özel okullarda kayıtlı öğrencilerin toplam öğrenci sayısına oranı (açık öğretim hariç) oransal olarak yüzde 1 iken, geçtiğimiz 16 yıl içinde 2018-2019 eğitim ve öğretim yılında 8 kat artarak yüzde 8,2 olmuştur.
Gerek okul sayısı gerekse öğrenci sayısı açısından baktığımızda 4+4+4 ile birlikte eğitimde özelleştirmenin tarihte hiç olmadığı kadar hızlı gerçekleştiği görülmektedir. Bu durum, kamusal eğitimin hükümet ve MEB işbirliği ile çökertilerek, özel öğretimin devlet desteğiyle nasıl ihya edildiğinin kanıtıdır.
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, göreve geldiği günden bu yana, özel okullarda öğrenim gören öğrencilere yapılan maddi desteğin sonlandırılacağını ifade etmektedir. Ancak MEB tarafından hazırlanan Stratejik Planın basına yansıyan bölümlerinde özel okullara dönük teşvik mekanizmasının devam edeceği anlaşılmaktadır. Bu durum kamusal bir hizmet olan eğitimin doğasına aykırıdır ve eşitsizlik yarattığı için reddedilmelidir.
Eğitimde 4+4+4 düzenlemesi sonrasında özel okulöncesi eğitim kurumlarındaki öğrenci sayısı yüzde 53 artışla 236 bin 355’e; özel ilkokullarda öğrenci sayısı yüzde 40 artışla 233 bin 740’a; özel ortaokulda öğrenci sayısı yüzde 96 artışla 321 bin 779’a ve özel liselerde okuyan öğrenci sayısı yüzde 305 artışla 559 bin 838 sayısına ulaşmıştır.
 
İMAM HATİP OKULLARINDA İKTİDAR DESTEKLİ ARTIŞ DEVAM ETMİŞTİR
 
Yıllardır siyasal istismar konusu olan imam hatip okulları 2018 yılında da her açıdan desteklenirken, tüm masrafları devlet tarafından karşılandı. Bu şekilde özellikle yoksul ailelerin çocuklarını bu okullara göndermeleri sağlandı. 2012-2013 eğitim-öğretim yılında imam hatip ortaokullarında okuyan toplam öğrenci sayısı 94 bin 467 iken, 2017/’18 eğitim öğretim yılı sonu itibariyle yaklaşık 8 kat artarak 723 bin 108 oldu.
4+4+4 öncesinde 2011-2012 eğitim-öğretim yılında 537 İmam Hatip Lisesinde (İHL) 268 bin 245 öğrenci varken 2018/19 eğitim-öğretim yılı itibariyle İHL sayısı bin 607’e, bu okullarda okuyan öğrenci sayısı ise 504 bin 327’ye çıkmıştır. 2017/18 eğitim öğretim yılına göre içinde bulunduğumuz eğitim öğretim yılında okul sayısı belirgin bir şekilde artmış olmasına rağmen, örgün eğitimde okuyan İHL öğrenci sayısının 10 bin 479 azalmış olması dikkat çekicidir. 
Türkiye’de imam hatip okullarında okuyan toplam öğrenci sayısı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın üstün gayretleri ve devletin bütün imkânlarını seferber etmesi sonucunda 2018 itibariyle 1 milyon 350 bin 611’e çıkarıldı. İmam Hatip Okullarında öğrenim gören öğrenci sayısında artış olması bu okulların öğrenciler ve velileri tarafından kendi doğallığında tercih edildiği anlamına gelmemektedir. Söz konusu artış çeşitli yönlendirme yöntemleri, seçeneksiz bırakma ve kamu yönetimi erkini bu doğrultuda kullanmanın sonucudur.
 ‘2023 Eğitim Vizyon Belgesi’nde de olduğu gibi, okul türleri arasında MEB’in yaptığı ayrımcılık sayısal verilerle ortaya çıkmaktadır. Ortaöğretime geçişte yerel yerleştirmede en çok tercih edilen okul türü olan Anadolu liselerindeki öğrenci sayısı imam hatip liselerini tercih etmek zorunda bırakılan öğrencilerin üç katı olmasına rağmen, imam hatip lisesi sayısı ısrarla arttırılmaktadır. İmam hatip liselerindeki öğretmen sayısının öğrenci sayısına oranla Anadolu lisesinde görevli öğretmenlerin sayısının yarısına ulaşmış olması dikkat çekicidir.
 
OKULLAŞMA POLİTİKASI SİYASİ GEREKSİNİMLER VE HEDEFLERE GÖRE OLUŞTURULMAKTADIR
 
MEB’in mesleki eğitim ve İmam Hatip Lisesi temelli olarak şekillendirilen okullaşma politikası, öğrencilerin çoğunluğunun bu okullara gideceği veya gitmesi gerektiği ön kabulü üzerinden şekillendirilmektedir. Böylece, bir taraftan sermayenin ihtiyaç duyduğu ara elemanlar ucuz işgücü olarak üretim sürecine dahil olması sağlanırken, diğer taraftan imam hatipleştirme politikaları üzerinden eğitimin dinselleştirilmesi ve siyasi iktidarın politik kitle tabanının genişletilmesi yönünde adımlar atılması hedeflenmiştir.  
2018 yılında temel eğitimden ortaöğretime geçiş sürecinde öğrencilerin kendilerine dayatılan meslek lisesi-imam hatip lisesi çıkmazına girmeyi reddetmiştir. LGS’de yerleşen öğrenci oranının en yüksek olduğu lise türleri sırasıyla Anadolu Lisesi (yüzde 29,72); Fen Lisesi (yüzde 28,08) ve Anadolu İmam Hatip Lisesi (yüzde 22,88); Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi (yüzde 11,48) ve Sosyal Bilimler Lisesi (yüzde 7,84) olmuştur. Öğrenciler, ülkenin neresinde olursa olsun tercihlerini, iktidarın tüm çabalarına rağmen büyük çoğunlukla akademik eğitim veren okullardan yana kullanmıştır.  
 
EĞİTİM, MEB-DİYANET-DİNİ VAKIF VE DERNEKLERİN YOĞUN KUŞATMASI ALTINDADIR
 
MEB’in merkezi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, yerellerde ise İl müftülükleri başta olmak üzere, büyük çoğunluğu dini cemaatlerin uzantısı olan kimi vakıf ve derneklerle çeşitli konu başlıkları altında imzaladığı işbirliği protokolleri, okullarımızın dini grupların temel faaliyet alanları haline getirilmesine neden olmuştur. AKP döneminde altın çağını yaşayan dini cemaat ve vakıflar (TÜRGEV, ENSAR Vakfı, İHH, Hizmet Vakfı, Hayrat Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, Birlik Vakfı, Su Vakfı vb) başta değerli arazilerin bedelsiz tahsisi olmak üzere, kamusal kaynaklar dini vakıf ve cemaatlere aktarılması sonucunda eğitim alanında etkilerini her geçen gün artırmaktadır. Bunun dışında, büyük kamu ihalelerini almak isteyen sermaye gruplarının özellikle hükümete yakın dernek ya da vakıflara yüklü miktarlarda bağış yapmalarının şart koşulduğu bilinmektedir.
Dini vakıf ve derneklerin devlet okullarında başta ‘değerler eğitimi’ olmak üzere, tamamına yakını dini içerikli çeşitli konularda ders ve seminer verebilmesi, kendi yayınlarını dağıtabilmesi, pedagojik olarak sakıncalı olmasına rağmen çocukları camilere yönlendirmesi vb gibi faaliyetlerin yolu açılmıştır. Geçmişte yapılan yanlış adımlar sürdürülmekte, dini cemaatler eğitim sistemine dahil edilerek ‘paralel’ eğitim uygulamaları hayata geçirilmektedir. Çeşitli cemaatlere bağlı okullar, yurtlar, kreşler ve Kur’an Kurslarının açılması ve faaliyet yürütmesi bizzat iktidar tarafından teşvik edilmektedir.
MEB, okullarda “Kuran ve Sünnet Bütünlüğü” konulu bilgi yarışması adı altında ‘cinsel istismar’ hikâyesi bulunan kitap dağıtımı için izin verdiği Server Gençlik ve Spor Kulübü’yle yeni bir iş birliği protokolü imzalayarak, yarıyıl tatilinde çocukları camilere taşımak için seferber olmuştur. İmzalanan protokol kapsamında pedagojik olarak sakıncalı olmasına rağmen, 6-13 yaş arası çocukların beş vakit namaz kılmak için camiye götürüleceği, cemaate yetişmeleri ve duaları ezberlemeleri durumunda puan kazanarak yarışmaya katılmaları planlanmaktadır. Projenin, 81 ilde 2 bin 500 camide gerçekleştirilmesi planlanmaktadır.
MEB ile dernek arasında imzalanan ‘Haydi Çocuklar Camiye Projesi’nin amacı hakkında “Hedeflerinin ‘Ağaç yaşken eğilir’ sözünden yola çıkarak çocuklara ‘camide cemaatle namaz kılma şuuru’ kazandırmak, camilerimize gitmenin milli ve manevi sorumluluğumuz olduğu bilincini vermek ve güzel ahlaklı nesiller yetişmesine katkı sağlamaktır” denilmektedir.
15 Temmuz darbe girişiminden hiçbir ders çıkarmayan iktidar ve MEB, aynı yanlışı tekrarlamayı sürdürmekte, eğitim kurumları başta olmak üzere, toplumsal yaşamın bütün alanları Diyanet’in, dini vakıf ve derneklerin faaliyet alanı haline getirilmektedir. 
Eğitim sistemi, eğitim biliminin en temel ilkelerinden, laik-bilimsel eğitim anlayışından hızla uzaklaşırken, okullarda dinselleşmeye ve inanç istismarına dayanan uygulama ve faaliyetler kaygı verici boyuta ulaşmıştır. MEB, eğitimde ‘inanç istismarına’ yol ayan uygulamaları ile Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı hareket etmeyi sürdürmektedir.
 
EĞİTİMDE 2023 VİZYON BELGESİ YENİ SORUNLARI BERABERİNDE GETİRMİŞTİR
 
Eğitimde uzun süredir yaşanan piyasalaştırma ve ticarileştirme uygulamaları ‘Vizyon Belgesi’nde açık bir şekilde ifade edilmiştir. MEB’in özel öğretim kurumlarında bürokrasinin azaltılması, haksız rekabetin ortadan kaldırılması ve özel öğretim kurumları ile işbirliğinin güçleneceği mesajı, özel okullarının her açıdan kamu kaynaklarıyla desteklenmesi politikalarının sürdürüleceği anlamına gelmektedir. Okulların finansman ihtiyacını kendi kaynaklarından (bağışlar, aidatlar vb) sağlaması ve kendi bütçesini oluşturduğu birer ‘şirket’ gibi yönetilmesi istenmektedir.
Vizyon Belgesi’nde yıllardır iktidar tarafından özel olarak ilgilenilen imam hatip okulları ile ilgili açılan başlık ve atılacak adımlar (Program çeşitliliği, ders çeşidinin azaltılması, Arapça ve İngilizce yaz okulları, imam hatip okulları ile üniversiteler arasında işbirliği) farklı okul türleri ve öğrenciler arasında yaratılan eşitsizliğin devam edeceğini göstermektedir.  
MEB, Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencilerine yönelik mesleki uygulama programlarının kapsamını genişletmiştir. Önceki yıllarda, ‘Müezzinlik, imamlık, vaizlik, Kuran öğreticiliği’ ve ‘Manevi danışmanlık’ gibi hizmetleri kapsayan mesleki eğitim programlarına, ‘Manevi Rehberlik’ de eklenmiştir. Bakanlık bu yolla imam hatip lisesi mezunlarının çalışabileceği, ‘Manevi Rehberlik’ isimli yeni bir iş kolu tanımlayarak, 2023 Vizyon Belgesi’nin ilk somut adımını atmıştır.   
Vizyon Belgesi’nde yer alan Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun öğretmenlerin iradesi dışında, onların görüş ve önerileri alınmadan masa başında hazırlanmak istenmesine eğitim emekçilerinin tamamına yakını tepki göstermektedir.
AKP’nin 24 Haziran seçim bildirgesine uygun biçimde hazırlanan ve Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyon Belgesi’nin temel hedefleri arasında yer alan ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’ hazırlıkları geçtiğimiz aylarda başlamıştır. Cumhurbaşkanlığı Eğitim Politikaları Kurulu üyesi Selçuk Pehlivanoğlu’nun sunuşu, Bakan Ziya Selçuk’a yakınlığıyla bilinen ve Talim Terbiye Kurulu eski başkanı olan Emin Karip’in de önsözüyle yayımlanan TEDMEM’in ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu Öneri Metni’ bu hazırlıklarda önemli bir yer tutmaktadır.
 ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’na yönelik olarak öne sürülen metin, ne öğretmenlerin taleplerini içermekte ne de öğretmenlerin ekonomik, sosyal ve özlük haklarını geliştirmeyi hedeflemektedir. Aksine, söz konusu metin değerlendirildiğinde özlük haklarımızı geriye götüren, iş güvencemizi tartışmaya açan, performans ve rekabet üzerinden emeğimizi değersizleştiren bir yaklaşımla hazırlandığı anlaşılmaktadır.
Öğretmenlik Meslek Kanunu’ndan beklentiler öğretmenlerin yetiştirilmesi, iş güvencesi, mesleğe alınması, ücretler, emeklilik, sağlık, öğretmenlik mesleğinin temel sorunlarını dikkate alan bir içerikte hazırlanması gerekirken, eğitim emekçileriyle, sendikalar ve alandaki meslek örgütleriyle diyalog kurulmadan, bu konudaki talepler dikkate almadan atılacak adımların karşısında olduğumuz bilinmelidir.
Öğretmenlik meslek kanunu hazırlanma biçimi ve içeriği ile öğretmenlerin beklentilerini karşılamak durumundadır. Kendileri ile ilgili olan bir kanunun, hazırlık sürecini sadece edilgen bir şekilde dışarıdan izlemek durumunda kalacak olan öğretmenlerin, bu kanun aracılığı ile sorunlarının çözülmesi mümkün değildir.
Tüm okulların tüm öğretmenler odaları bu dönemde öğretmenlerin nasıl bir kanun istediği konusunda tartışma zeminlerine dönüşmesi gerekmektedir. Bu kanunun çıkarılması sürecinde alanda örgütlü sendikalar başata olmak üzere, tüm kesimler tartışmanın etken birer katılımcısı olarak görülmelidir. Kanun öğretmenlik mesleğinin tanımı, öğretmenlerin nasıl ve nerede yetiştirileceği, mesleğe kabul ve istihdam, öğretmenlerin güvenceleri, hakları ve sorumlukları ile mesleki yaşamları ve emeklilik konularında düzenlemeler içermeleridir. 
Güvencesiz çalışmanın her geçen gün yaygınlaştığı, mülakat sonucunda mağdur olanların sayısının her geçen gün arttığı bir dönemde, “Öğretmenlik Meslek Kanunu” bu sorunlara karşı güvenceli iş ve yansız bir işe alım yöntemini tarif etmek durumundadır. Öğretmenlerin haftalık iş ve ders yükünü artıracak her türden düzenlemenin kabul edilemez olduğunun altını bir kez daha çizmek gerekmektedir. Öğretmenlik Meslek Kanunu öğretmenin sunduğu hizmetin bir kamu hizmeti olduğu gerçeğinden yola çıkarak hazırlanmalıdır. Eğitim Sen 5 Ekim 2018 tarihinde başlattığı Öğretmen Dünyayı Değiştirir kampanyası kapsamında 2018-2019 Öğretim yılının 2. Yarısında yoğun bir faaliyet yürüterek konunun yaygın olarak tartışılmasını hedeflemektedir
KHK İHRAÇLARI, SÜRGÜN, SORUŞTURMA VE HUKUK DIŞI KARARLARA ÇÖZÜM ÜRETİLMEMİŞTİR
 
İki yıl süren OHAL sürecinde 36 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarılırken, toplam 135 bin 144 kamu görevlisi hukuken kendilerini savunma hakkı tanınmadan, tamamen siyasi ve idari tasarruflar sonucunda hukuksuz bir şekilde ihraç edilmiştir. KHK’ler ile MEB’den 34 bin 393 kişi, Yükseköğretim Kurumlarından 7 bin 312 kişi (5 bin 904 akademisyen, bin 408 idari personel) kamu görevinden çıkarılmıştır. 15 Temmuz darbe girişimi sürecine katıldıkları iddiasıyla ihraç edilen asker sayısı 15 bin 584, polis sayısı ise 32 bin 93 iken benzer suçlamalardan dolayı eğitimde yaşanan toplam ihraçların sayısı 41 bin 705’tir.
OHAL KHK’leri ile 135 bini aşkın kişi fişleme, müdür/kurum kanaati, sosyal medya paylaşımları, sosyal çevre soruşturması, sendika üyeliği, banka hesabı vb gibi normal koşullarda asla suç olmayan gerekçelerle kamudan ihraç edilmiş, hukukun temel ilkeleri ayaklar altına alınmıştır. İktidar, hukuksuz ihraçlara son vermek yerine, çıkardığı bir KHK ile hukuk sistemimiz içinde mevzuatça belirlenmiş bir yargı mercii olmayan, kamudan ihraç edilmiş yüz binlerce kamu emekçisinin ihraç başvurularını değerlendirmek ve karar altına almakla yetkilendirilen ‘OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’ kurmuştur. OHAL Komisyonu bugüne kadar 125 bin 600 başvurudan 50 bin 300 dosyayı incelemiş, 3 bin 700 başvuruyu kabuk ederken, 46 bin 600 dosyayı reddetmiştir.
Devlet kurumları bütün kararlarını alırken ve uygularken hukuk ilkelerine bağlı olmak ve herhangi bir konuda soruşturma yürütürken tarafsız ve hukuka uygun davranmak zorundadır. Ancak Türkiye’de özellikle 15 Temmuz sonrasında yaşananlar, idarenin keyfi kararları ile hukukun nasıl katledildiği, temel sendikal hak ve özgürlüklerin kullanılmasının bile ‘suç’ kapsamına alınarak doğrudan cezalandırma yöntemlerinin hayata geçirildiğini göstermiştir. Bugüne kadar haklarında soruşturma yürütülen ve savcılıklar tarafından takipsizlik kararı verilen, aralarında Eğitim Sen üyelerinde bulunduğu, binlerce eğitim emekçisinin görevlerine geri dönmeleri önünde herhangi bir yasal engel olmamasına rağmen, hukuksuz bir şekilde görevlerine başlatılmamaktadır.
OHAL komisyonunun kendisini mahkemelerin yerine koyarak karar vermesi hukuksuzdur ve bu şekilde verilen kararların kabul edilmesi mümkün değildir. Hukuki niteliği tartışmalı olan OHAL Komisyonu’nun, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal kurumları olan mahkemeleri yok sayarak karar vermesi açık bir Anayasa ihlalidir ve suçtur. Hakkında suça bulaştığı iddia edilen kamu görevlileri ile ilgili tüm hukuki işlemler, kendisinin mahkemelerin yerine koyan OHAL Komisyonunca değil, mevcut hukuk sistemi içinde yer alan mahkemeler aracılığıyla yürütülmelidir.
Türkiye’nin hukuk sistemi içinde mevzuatça belirlenmiş bir yargı mercii olmayan OHAL komisyonu derhal lağvedilmeli, haklarında herhangi bir yargı kararı bulunmayan, hukuken suç olmayan gerekçelerle ihraç edilen tüm kamu görevlileri bütün haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmesi sağlanmalıdır. 
 
MÜLAKATA DAYALI SÖZLEŞMELİ ÖĞRETMEN İSTİHDAMINDA ISRAR SÜRMEKTEDİR  
 
15 Temmuz sonrasında tüm kamuda olduğu gibi eğitim alanında da sözlü sınav/mülakat üzerinden kullanılarak sözleşmeli öğretmen atamaları yapılmaya başlanmıştır. Öğretmen atamalarında mülakat uygulamasında ısrar, liyakatin adım adım terk edilerek, yerine sadakatin gelmesine neden olmuştur. 15 Temmuz 2016 sonrasında tek bir kadrolu öğretmen ataması yapılmazken, 2018 itibariyle sözleşmeli öğretmen sayısı 59 bindir.
MEB, öğretmen atamalarında mülakat kriteri olarak KPSS’den alınan puanın 50 puan ve üzeri yaparak eski düzenlemeyi değiştirmiş, öğretmen atamalarında siyasi torpil ve kayırmacılığı ön plana çıkarmıştır. İktidara eleştirel ve muhalif yaklaşanlar, farklı kimlik ve mezheplerden olanlar elenirken, öğretmen atamalarının öğretmenlik meslek ilkelerine göre değil, iktidarın siyasal çizgisine göre belirlenmesinin önü açılmıştır. Sözleşmeli olarak atanan çok sayıda öğretmenin sözleşmesi ‘güvenlik soruşturması’ gerekçe gösterilerek iptal edilmiştir.   
ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER SORUNUNA ISRARLA ÇÖZÜM ÜRETİLMEMİŞTİR
 
MEB’in resmi verilerine göre ülke çapında görev yapan 920 bin 524 öğretmenin yüzde 66’sı (607 bin 604) son 16 yıl içinde atanmıştır. MEB bünyesinde görev yapan Buna karşın, 17 yıl içinde KPSS’ye giren her 100 öğretmenden sadece 16’sı öğretmen olarak atanırken, geriye kalan 84 işsiz öğretmen ya tekrar sınava girmek ya da başka alanlarda çalışmak zorunda bırakılması kabul edilebilir bir durum değildir. Sorumluluk yükseköğretimde gerekli planlamayı yapmayan ve öğretmen açığı olmasına rağmen gereksinim oranında atama yapmayanlardadır.
Ataması yapılmayan öğretmenlerin zorunlu olarak meslekleri dışında işler yapmaya zorlanması ve meslekleri ile ilgisi olmayan alanlarda çalışmak zorunda bırakılması Türkiye’nin ayıbıdır ve bu ayıba en kısa sürede son verilmelidir.
 
EĞİTİMDE ANGARYA ÇALIŞTIRMA, NÖBET SORUNLARI DEVAM ETMİŞTİR
 
Anayasanın 18. maddesine göre angarya çalışma ‘Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır’ ifadesiyle yasaklanmıştır. Anayasada açıkça belirtilmesine rağmen, son yıllarda tüm kamu kurumlarında olduğu gibi, eğitim alanında çeşitli adlar altında gündeme getirilen ‘angarya çalışma’ uygulamaları özellikle sendikalı ya da sendikasız tüm eğitim emekçilerinin olumsuz etkilenmesine neden olmuştur.  
MEB tarafından çeşitli proje ve uygulamalar çerçevesinde resen yapılan görevlendirmeler, çeşitli kurs, proje ve protokol etkinliklerine bağlı çalışmalara zorunlu katılım, ev ziyaretleri, eğitim koçluğu, birden fazla nöbet tutmaya zorlama, öğrenci servis araçlarının kontrolü ve öğrencilere nezaret edilmesi vb. gibi doğrudan öğretmenlik mesleğinin icrası ile ilgili olmayan çok sayıda angarya iş, 2018/19 eğitim öğretim yılının ilk yarısında öğretmenlerin sınıf içindeki asli görevlerini yapmalarını önemli ölçüde engellemiştir.
 
EĞİTİMDE YAŞANAN ŞİDDETİN ÖNÜNE GEÇİLEMEMİŞTİR
 
Toplumsal-ekonomik olumsuzlukların ve gelir adaletsizliğinin giderek derinleştiği ülkemizde okullarda yaşanan şiddet, 2018/19 eğitim öğretim yılının ilk yarısında da eğitim alanının en önemli sorunları arasında yer almıştır. Okullarda ve okul önlerinde yaşanan şiddet olaylarının tırmanışa geçmesi sonucunda yüzlerce şiddet olayı meydana geldi ve bu olaylarda çok sayıda öğrenci ve öğretmen arkadaşımız hayatını kaybetmiştir.
Okullarda yaşanan şiddetin giderek artması, Türkiye’de eğitimin çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya olduğunu göstermiştir. MEB’in okul içinde özel güvenlik birimleri veya okul çevresine polis yığarak sorunu kolluk kuvvetleri ile çözme arayışının hiçbir işe yaramadığı bir kez daha görülürken, eğitimde şiddet sorununun çözülmesi için yapısal, kurumsal ve kültürel anlamda köklü dönüşümlere ihtiyaç olduğu görülmüştür.
Sorunu çözmek, günü birlik müdahalelerle değil, uzun vadeli eğitim politikalarıyla mümkündür. Bunun için başta öğrenci ve eğitim emekçileri olmak üzere, eğitimin tüm bileşenlerine yönelik olarak kültürel, sosyal yönden tatmin edecek altyapı çalışmalarının hızlı bir biçimde gerçekleştirilmesi şarttır. Ayrıca okullarda rehberlik hizmetlerinin işletilmesi ve buralardaki yetersiz personel sayılarının giderilmesi gerekmektedir. Veli, öğrenci, öğretmen eğitimi önem kazanmaktadır. Çünkü gençliği anlama, algılama, sorunlarına çözüm üretebilmek ve bu alandaki yetenekleri açığa çıkarmak için eğitimin ne kadar önemli olduğu ortadadır.
Eğitim emekçilerinin, öğrencilerin ve velilerin arkalarında toplumun ve eğitim örgütlerinin desteğini hissetmeye ihtiyaçları vardır. Her okulun şiddetle mücadele etmek için alınması gereken somut önlemleri, ne yapılacağını ve nasıl önleneceğini gösteren bir eylem planı olmalıdır.
 
YARDIMCI HİZMETLİ VE MEMURLARIN SORUNLARI ÇÖZÜM BEKLEMEKTEDİR
 
Eğitim, öğretim ve bilim hizmet alanında görev yapan, memur ve yardımcı hizmetler sınıfında çalışan arkadaşlarımız eğitimin görünmez kahramanlarıdır. Onların emeği ve alın teri olmaksızın okullarımızın, eğitim kurumlarının nitelikli kamu hizmeti üretmesi mümkün değildir.
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, bakanlığın merkez ve taşra teşkilatlarında 2018 sonu itibariyle 31 bin 355 yardımcı hizmetlinin görev yaptığını açıkladı. Türkiye’de 54 bin 732 devlet okulu olduğu dikkate alındığında, neredeyse her iki okula bir hizmetlinin düştüğü görülmektedir. Yardımcı hizmetlilere normal görevlerinin dışında görevler verilmesi, bunun karşılığında ücret, yevmiye, yolluk, yiyecek ve giyecek yardımı yapılmaması ve fazla mesai ücreti ödenmemesi gibi sorunları beraberinde getirmektedir.
MEB’e bağlı okullarda 6-8 aylık sürede geçici olarak istihdam edilen İŞKUR aracılığıyla Toplum Yararına Çalışma Projesi kapsamında işe alınanlar, okul aile birliklerince ücret verilip çalıştırılanlar, günlük yevmiye ile geçici çalışanlar en temel haklarından mahrum bir şekilde çalıştırılmaktadır.
Eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde büyük emekleri olan, ancak diğer emekçilerle eşit haklara sahip olmayan bu arkadaşlarımız, sanki kendilerine yüklenen her türlü angaryayı, tartışmasız yerine getirmek zorunda bırakılmaktadır.  
 
EKONOMİK KRİZ MAAŞLARIMIZI ERİTMİŞ, SATIN ALIM GÜCÜMÜZÜ DÜŞÜRMÜŞTÜR
 
Türkiye ekonomisinde son yıllarda, özellikle 24 Haziran seçimleri sonrasında yaşanan dalgalanmalar, Türk Lirasının değer kaybetmesi ve enflasyonunun hızla artması sonucunda satın alım gücümüzde belirgin bir azalma yaşanmış, tüm toplum kesimleri gibi, eğitim ve bilim emekçilerini de ekonomik krizden olumsuz etkilenmiştir.
1 ABD dolarının 3,78 TL olduğu 15 Ocak 2018’de ortalama 3 bin 320 TL aylık alan bir öğretmen 876 ABD doları (1 Dolar=3,78 TL) alabiliyorken, 16 Ocak 2019 itibariyle ortalama 3 bin 820 TL maaşıyla 701 ABD doları (1 Dolar=5,45 TL) alabilmektedir. Son bir yıl içinde, TL’nin ABD doları karşısında değer kaybetmesi sonucunda öğretmen maaşında yaşanan erime aylık olarak 953 TL (175 ABD doları) olmuştur.
Eğitim Sen olarak 5 Ekim tarihinde başlatmış olduğumuz Öğretmen Dünyayı Değiştirir kampanyasının hedeflerinden bir tanesi de, eğitim emekçilerinin ekonomik kayıplarının karşılanması ve mağduriyetlerinin giderilmesidir. Bundan dolayı da, ücretlerimizde meydana gelen erimenin bir an önce gerçek oranda telafi edilmesi gerekmektedir.
Bir değer sorun ise vergi dilimlerinde vergi matrahına bağlı olarak meydana gelen artıştır. Vergi matrahının yüzde 15’lik ilk dilim için 18 bin TL olarak belirlenmiş olması, eğitim emekçilerinin büyük bölümünün 2019 yılının ilk yarısında % 20’lik vergi dilimine geçmesi sonucu doğuracaktır. Bundan dolayı da adil bir vergi sisteminin oluşturulması ve kamu emekçilerinin gelir vergisinin sabitlenmesi 2018-2019 Öğretim Yılının birinci döneminde taleplerimiz arasında yer almış, ikinci dönemde de almaya devam edecektir.
 
KAMUSAL, BİLİMSEL, DEMOKRATİK, LAİK VE ANADİLİNDE EĞİTİM MÜCADELEMİZ SÜRECEKTİR
 
Eğitim sisteminde yıllardır yaşanan ve katlanarak artan sorunlar ile 2018/19 eğitim öğretim yılının ilk yarısında yaşananlar, MEB’in eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek gibi bir amacının olmadığını açıkça göstermektedir. Okullarda yaşanan yoğun dinselleşme ve eğitimi ticarileştirme uygulamaları okullarımızı eğitim yuvası olmaktan uzaklaştırmıştır.
Eğitimde siyasal kadrolaşma uygulamalarının yukarıdan aşağıya doğru organize bir şekilde gerçekleştirilmesi, okullarda yaşanan şiddetin artması, eğitim emekçilerine yönelik çeşitli saldırı ve tehditlerin (ihraç, açığa alma, sürgün vb) sürmesi gibi uygulamalar, okulların fiilen kışla ya da cezaevi haline getirilmesini beraberinde getirmiştir. 
Okulların eğitim kurumu olmaktan adım adım uzaklaştığı, öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koştuğu, öğretmenlerin düşük ücretle, esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, siyasal kadrolaşmanın zirve yaptığı, farklı dil ve kimliklerin dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin sağlıklı nesiller yetiştirmesi mümkün değildir.
Eğitim sisteminde iktidar eliyle gerçekleştirilen dönüşüm, elbette ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal koşulların gelişiminden ayrı ve bağımsız değildir. Bugün karşımızda iki seçenek bulunmaktadır; ya eğitim sistemi ve okullar tamamen iktidara teslim edilecek ya da sistemin eğitim üzerinden kendi çıkarlarına göre biçimlendirmek istediği çocuk ve gençlerimizin gerçek anlamda laik, bilimsel ve anadilinde eğitim alması için topyekun mücadele edilecektir.
Her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, okulöncesinden üniversiteye kadar bilimin değil, dini inanç sömürüsünün referans alındığı bir eğitim sisteminde eğitim ve bilim emekçilerinin, öğrenci ve velilerle birlikte kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkı için mücadelemizi tüm emek ve demokrasi güçleri ile birlikte omuz omuza sürdüreceğimiz bilinmelidir.
 
EĞİTİM SEN MARDİN ŞUBESİ


Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   
24 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
KESK'ten Haberler
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam26
Toplam Ziyaret161258
Hava Durumu
Anlık
Yarın
6° 3°
Saat
ANADİLSİZ EĞİTİM OLMAZ
DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN EĞİTİM SEN'DE ÖRGÜTLEN
10 EKİM ANKARA KATLİAMI!
FAŞİZME, DARBELERE VE SAVAŞA KARŞI BARIŞ VE DEMOKRASİ İSTİYORUZ!
21 MART NEWROZ KUTLU OLSUN!
5 EKİM DÜNYA ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!